39. GÜN “VAR”

S c r o l l D o w n

Bütün şiirlerimi yırtıp attığım ekim sabahı, yüksek kayalıklardan denize atlamıştım, sırılsıklamdı. Gençken görmediğimiz, zamanla bizi korkutan her şey gözlerimin önünde belirivermişti. O, uzun tırnaklarıyla eski ama çok yakın bir başka yaramı kaşırken, ben şarabımın tıpasını içeri ittiriyordum. Hepimizin çiçekleri solgundu. Belki kuru seviyorduk.

İnsan uykusunda hapşıramaz dedik, güldük, kendi kendime.

Topalın torununun yanından ayrılmak istemiyordum. Beraber dört gün üç gecedir içiyor, boşalan şişelerimizi odamın camından aşağıya, işe-güce, okula giden insanların kafasına atıyorduk. Nedense hep şanssızlıklardan bahsedip durduk. Başımıza gelen türlü belaları anlattık durduk. Dördüncü günün akşamında anlatacak hiç güzel anım kalmamıştı. Daha da kötüsü sigaram bitiyordu. Misafirimin sigara içmiyor olması çok garip değil mi? Ama içmiyordu. İkinci gece çok ısrar ettim ve bir tane yaktı gerçi. Belki de ilk gece, bilmiyorum. Artık gitmesinin zamanı gelmişti, bunu o da biliyordu. Gitmesini hiç istemiyordum ama zamanı gelmişti. Koltuğun arkasına fırlatıp attığı pis oduncu gömleğini uzattım, bomboş gözlerle bana baktı. Kalkıp gömleğini sırtına geçirdi, ağır gıcırtılarla kapıyı açtı, gitti: “Hadi eyvallah…”

O geldiğinde yatağın altına sakladığım dört birayı çıkarttım. İyice ısınmışlardı. Birincisi nasıl bitti anlamadım. İkincisini açtım, masama oturdum. Şiirlerimi tek tek yırttım. Küçücük parçalara ayırdım onları. Paramparça olmuşlardı artık. İlk yazıldıkları hallerinden daha paramparça. Mis gibi. Kağıt parçalarını ceplerime doldurup, kalan biralarımla Limocuk Tepesi’ne gittim. Neden orayı seçtiğimi bilmiyorum. Pantolonumu çıkartıp kendimi kayalıklardan aşağıya bıraktım. Büyük bir yanlışlık olmuştu, sadece kağıtları denize atacaktım…

Suya daldığımda bir müddet aşağıya doğru sürüklendim, en dibe indiğimde bir an durdum ve tekrar yüzeye doğru çıktım. Gerçi yüksek bir yerden suya atlayan herkese bu olur. Su beni biraz kendime getirmişti. Çok da uzağında olmadığım kıyıya doğru yüzmeye başladım. Senelerdir yüzmemiştim. Ayaklarım yosunlara değiyordu ama yalın ayak çimlerde koşmak gibi değildi. Penceremden aşağıya bıraktığım boş şişenin havada dönerek süzülmesi… O da güzel. Kıyıya çıktığımda yeniden bu toprak parçasının üstüne basıyor olmak biraz değişik geldi. Sahildeyken bu hep değişik olur. Değişik ve güzel… Her adımda ayaklarımın dünyanın içine kaçmasından daha güzel ne olabilir. Tekrar kayalıklara çıkıp pantolonumu almadan önce kumsala bir sopayla bir şeyler yazmak istedim, sopa bulamadım. Ellerimle VAR yazdım. Belli ki uzunca bir şeye niyetlenmiştim, ama vazgeçilmiş bir şiir başlangıcı gibi orada öylece kaldı. Yırtıp atamayacağım bir şiir başlangıcı. Ona da ayağımı soktum.

Bir asfalt işçisi için güneş neyse, benim için oydu hayat, o zamanlar. Mücadeleden kaçtıkça bir başka havucu kovalar oldum. Neyse ki sakallarım kızıldı, dışlanıyordum. Orda olmak, senin yanında olmak şimdi, diye bir mektup da almamıştım, ne mutlu postacılara. Ben kışın ortasında uykusu kaçmış bir kutup ayısıyım. Ezan okundukça kulaklarıma her doğuşumda, yeniden öleceğimi hatırlatan bir şeyler buluyorum arka cebimde; katlanmış, yıkanmış, birbirinden ayrılmayan. Bu kimi mutlu ediyor acaba? Birilerini mutlu ettiği kesin.

izmir escort antalya escort antalya escort antalya escort

Best of turkish Hack forumu visit us.

Online Hack haber Oku