52. GÜN “DELİRMEDEN ÜÇ GÜN ÖNCE”

S c r o l l D o w n

İçimdeki tanrı ölülerini orada bırakıp uyandım. Kendilerine midemle diyaframım arasında bir ülke kurmuşlardı. İsim bulamadılar. Karasızlıkları da uyandı. Bugün arayışlarım sabah öksürüleriyle başladı. Neyi arayacağımı değil ama, nerede arayacağımı biliyordum. Çıkarken üç kere kontrol ettim kapılarını gerçeklerin. Sıkıca kapattım. Fırtına başladı. Gözlerimi usulüyle kısarsam uçuşup duran toz zerrelerini görüyordum. Usulünce açarsam da diğer herşey kayboluyordu. Bunu yüz otuzla giden bir arabada yapmak daha tehlikesiz gibi geldi, hurdanın ibresinin nasıl titrediğini ve pistonların sıkışmasını hissettiğimde. Ayağımı gazdan çektim.

İşte aranmak böyle bir şeydi. Bütün manalarıyla.

Kimleri geçirdim aklımdan, yol boyu kimleri taşıdım. İnsancıklar bu dağınık yapbozun şekilsiz parçaları. Her birini koydum kaldırdım, virajları denedim, düz yolları, hiçbiri tam oturmadı. İşte o zaman karar verdim Madam Blanc’a gitmeye.

‘İlk çıkıştan sap’.

Onu aylardır ziyaret etmemiştim. Özledim mi, hiç! Muhtaç oldum mu, çok! Bugünse, ayrı bir mecburiyet. Ellerim titreyerek sürüyorum ona doğru belki biraz da sona doğru. Gözbebeklerim büyüyor ve huzursuzluğu kalbimin. Her an vazgeçme hissi. Kimi kandırıyorum. Ya da kandırmaya çalışıyorum. Bu yol ona çıkar. Onun tebeşir gibi beyaz ve uzun parmaklarına. O parmaklarla yazdı yıllar önce kaderimi alnımın kara tahtasına…

Evinin önüne vardığımda akşam olmak üzereydi. Boz bir sokak köpeğinin başını okşayıp yanaştım kapıya. “Kendi ölümüne giderken bu kadar hevesli olur mu insan?” Olur! Kapının tokmağını tedirgin vurdum ve bir iki adım geri çekildim. İçerdeki tahta merdivenlerin tıkırtısı yaklaştıkça, korkum biraz daha arttı onu yaşlanmış görmek hususunda. Bulamama konusunda şüphem yoktu. Ve kapı açıldı..

Sanki aradan bu kadar zaman geçmemiş gibi, dünmüş gibi sanki terkettiğim, yüzü vitrin porselenleri kadar diri, güzelliği bir mahalleyi birbirine düşürecek kadar tazeydi. Gözleri yine nemli ve derin, gülümsemesi sıcacıktı. Bakkala ekmek almaya çıkmışım da bakkal konuyu Beşiktaş’a getirmiş. Laf uzamış sanki, kapıyı açtı ve içeri yürüdü. Bir hoş geldin bekledim. Ya da bir soru: bunca zaman neredeydin? Beklediğim hiçbir şey olmadı. Beklemediğim her şeye doğru arkasından yürüdüm. Üçüncü basamağın kırık olduğunu biliyordum. Onu atlayarak geçtim.

Yukarı çıktığımızda beni bir odaya sürükledi. Salondakileri tek tek süzdüm girerken, sol elim belimde. En solda oturan uzun yüzlü, saçları geriye briyantinle taralı çocuğu bir yerden tanıyordum, çıkaramadım. Ben onu farketmeksizin süzerken, o alnına düşen çapkın perçemini arkaya atıyordu, başını sağa doğru savurarak. Olmayınca eliyle düzeltti. Sağ eliyle.

Odaya girdiğimizde cam kenarındaki berjerlere oturduk karşılıklı Madamla. Sokağı izleyerek dudaklarını önündeki bardakla ıslattı. “Neden geldiğini biliyorum ama niçin bu kadar geç kaldığını anlamadım.” dedi. “Seni uzun zamandır bekliyorum.” Saçlarımı okşadı, uzun uzun. Ya da bana öyle geldi. Gelemez mi? Ne zaman okşansa bir öksüzün başı, zaman o anın hatrına daha ağır ilerleyemez mi! Çenemden tutup sehpanın başına götürdü beni. Saçlarının kızılına, ellerinin beyazına, gözlerinin kırağısına bulandım. Hazırdım.

Deniz anası kıvamında bir şevkat ruhumu, filtreli Alman cigaraları gibi içine çekerken, dünü, bugünü ve yarını unuttum!

izmir escort antalya escort antalya escort antalya escort

Best of turkish Hack forumu visit us.

Online Hack haber Oku